Saltuk Fâris Saltuk Fâris Saltuk Fâris

Pakistan’da yeni yönetimi nasıl okumalıyız ? İmran Khan Pakistan için ne anlam ifade ediyor ?

İmran Khan’ı ve düşüncelerini değerlendirebilmek için Pakistan tarihine kısa bir göz atmamız gerekecek. Aksi takdirde hangi taşı nereye koyacağımızı bilemeyiz ve eksik değerlendirmeler yaparız. Ben bu tarih kısmını aktarırken Pakistan’ın geçmişini yargılama/yaftalama/küçük görme niyetinde olmayacağım. Lütfen siz de olmayın. Zaten bunun pek bir faydası da olmayacaktır. Tarihi bilmekten maksat geleceğe ışık tutmak ve onu daha iyi anlayabilmektir. Biz de bu doğrultuda okumaya çalışalım. 

Pakistan’ın siyasi tarihi elbette Muhammed Ali Cinnah ile başlar. Muhammed Ali Cinnah’ın kurduğu Pakistan’ın fikri babası ise Muhammed İkbal’dir. Cinnah eğitimini İngiltere’de yapar ve daha sonra orada kalmaya devam eder. Bu sırada Hint milliyetçisi olan Nevruci ile tanışır. Cinnah’ın o dönemler tek hedefi, müslümanlarla Hinduların ortak yaşadığı bağımsız bir Hindistan’dır. Ne Hilafet hareketine ne de diğer İslami hareketlere katılmaz. Daha sonra All India Muslim League’nin bazı yöneticileri gelip kendisini ikna ederler. Ancak Cinnah onlardan şu sözü almıştır; bağımsız Hindistan için çalışacaklardır. Uzun süren kavgalar ve iç savaşlar müslümanların dışlanmasıyla sonuçlanınca Cinnah artık müslümanlarla Hinduların birlikte yaşayacağı bir Hindistan’dan ümidini kesmiştir. Bu süreçte Muhammed İkbal ile tanışır ve yavaş yavaş bağımsız bir ülke fikrini kabul eder. Bu ülke her yönüyle sadece müslümanlara ait olmalıydı.

İşte asıl mesele bundan sonra başlar. Cinnah’ın hayalindeki “İslam devleti” ile çoğunluğun (özellikle toplum üzerinde etkili olan mollalar ve aşiret liderlerinin) kafasındaki “İslam devleti” aynı değildi. Cinnah’ın çok çabuk vefat etmesi (Kuruluştan hemen sonraki yıl) ve kafasındakileri fiiliyata dökememesi sebebiyle bu durum tam netleşmedi ama Cinnah’ın batılı tarzı yaşantısı ve fikirleri bunu ele veriyordu. Ve burada kemerleri sıkı bağlayın; Cinnah’ın rol modeli yeni kurulan Türkiye Cumhuriyetidir. Ancak aradaki fark, Pakistan’ın bir “İslam Cumhuriyeti” olacağıdır. Cinnah ne İslam’dan kopmaya niyetliydi ne de Batı’dan kopmaya. O, demokrasinin aslında İslam’dan çıktığına inanıyordu. Pakistan, demokrasiye dayalı bir İslam cumhuriyeti olabilirdi. Cinnah’ın bu fikirlerini aklınızda tutun, İmran Khan’ı değerlendirirken bize çok lazım olacak.

Şimdi ise Pakistan’ın İslamlaşmasına çok katkısı olan Cemaat-i İslami’ye ve onun fikir babası olan Mevdudi’ye bakalım:

Mevdudi 1920 yılında Hindistan Hilafet Hareketi’ne katıldı. Hindu-müslüman çatışmaları kendisinde derin izler bıraktı. Bu sebeple Hintli müslümanların Afganistan’a hicret etmesi için kurulan Hindistan Hicret Hareketi’ne katıldı. 1930’lu yıllarda Hindistan’ın bağımsızlığını savunan Hindistan Ulema Cemiyeti’nin Hint milliyetçiliğine çok önem verdiği, öte yandan Cinnah’ın öncülük ettiği harekete ise İslami hassasiyetlere yeterince önem vermediği gerekçesiyle karşı çıktı. Böylece kendisi yeni bir hareket kurdu. Bu hareket, bugün de devam eden Cemaat-i İslami’dir. Pakistan’ın bağımsızlığından sonra Cemaat-i İslami ikiye bölündü (birkaç Cemaat-i İslami vardır ama aslında hepsi ayrı fikirlere sahiptir). Mevdudi, Pakistan’da ki cemaatin başına geçti. Teşkilatın bundan sonraki tek amacı Pakistan’da İslami kuralların geçerli olması için çalışmak olmuştur. Mevdudi bu faaliyetleri esnasında birkaç kere tutuklanmış ve ölüm cezasına bile çarptırılmıştı. Fakat dünyadaki ve ülkedeki müslümanların baskısı sonucu serbest bırakıldı. 1956 anayasasında İslami temellere dayalı bir toplum oluşturulması, kanunların Kur’an ve Sünnet ışığında düzenlenmesi şeklinde maddelere yer verilmesinde Mevdudi ve cemaatinin payı çoktur. Aynı yıl çıktığı hac seyahatinde İhvanı müslimin hareketenin liderleriyle buluştu. Bu buluşmanın etkileri sonraki yıllarda cemaatin politikalarında kendisini hep göstermiştir. Cemaat-i İslami siyasete girdi ancak halk tabanındaki etkinliği siyasete bir türlü yansımadı. Bugün de birçok alanda ciddi çalışmaları olmasına rağmen siyasette aynı başarıyı gösterememektedirler. Mevdudi’nin görüşlerine çok detaylı değinmeyeceğim ama İslam’ın her yönüyle hakim olması gerektiğine inanıyordu. Batı medeniyeti karşısında bir “Islah ve tecdid” projesini savunuyor ve ictihadın aktif bir şekilde kullanılmasını istiyordu. Onun hayalinde dünyaya örnek olacak modern bir Pakistan İslam devleti oluşturmak vardı.

Cemaat-i İslami Zülfükar Ali Butto yönetimini oldukça sert eleştirmiştir. Butto dönemi, Pakistan’ın İslamlaşmasında bir gerileme dönemi olarak kabul edilmiştir. Butto, İslam sosyalizmini savunuyordu. Bizdeki deyimle söyleyecek olursak Pakistan’ın sol partisiydi. Ancak bizdeki solculuktan farkı başında İslam kelimesinin olmasıdır ve bu, çok ciddi bir ayrılma noktasıdır. Bunu söylememdeki amaç, Pakistan kavramlarını Türkiye gözüyle okuma hatasına düşmememizdir.

Butto yönetimine darbe yapıp onu indiren kişi, Butto’nun birkaç kişiyi atlayarak kendi elleriyle general yaptığı ve başa geçirdiği Ziyau’l-Hak olmuştur. Ziyau’l-Hak’ın yönetime el koymasının sebebi az önce söylediğim eleştiriden dolayıdır. Yani Pakistan’ın İslami noktada gerilemesi. Pakistan’ın tarihinde İslamlaşma açısından en önemli dönem Ziyau’l-Hak dönemidir. Bu dönemde medreselere destek arttırılmış, Had cezalarına ilgin kanun çıkarılmış, Federal Şer’i Mahkeme kurulmuş, zekatla ilgili bazı düzenlemeler yapılmış, faizsiz sisteme geçiş için çalışmalar yapılmış, Kadıyanilere karşı sert yaptırımlar getirilmiş ve ülkenin en üst hukuk kaynağı olarak İslam Şeriatını kabul eden yasayı yürülüğe koymuştur.

Ziyau’l-Hak’ın bir suikast sonucu ölümünden sonra Benazir Butto ve Navaz Şerif arasında iktidar el değiştirmiştir. Benazir Butto kendi babasının izini takip ederken (Zülfikar Ali Butto) Navaz Şerif ise daha çok elinde yetiştiği Ziyau’l-Hak’ı örnek almıştır. Yani Navaz Şerif daha muhafazakar bir çizgiyi temsil ederken Benazir Butto ise Pakistan solunu temsil etmiştir.

Pervez Müşerref 1999 yılında darbe yapıp başa geçtikten sonra 11 Eylül olayları olunca Amerika’nın ve diğer Batılı ülkelerin dikkatleri özellikle Pakistan üzerine çevrildi. Bu süreçte Pakistan medreseleri teröre (!) destek sağladığı gerekçesiyle ciddi baskı altına alındı ve bunun için bayağı kaynak aktarıldı. Pervez Müşerref dönemi müslümanlar açısından kara bir dönem olmuştur. Keşmir’deki cihad örgütlerinin bile tefeye konulması olayın ciddiyetini gösterir zira Keşmir davası bu ülkenin en milli davasıdır. Varın gerisini siz hesaplayın (bu konu hakkında daha sonra yazılar yazacağımdan şimdilik burada kalsın). 

Pervez Müşerref’ten sonra seçimle gelen iki Navaz hükümeti döneminde medreseler ve cemaatler biraz rahatlasa da Amerika’nın baskısı devam etmiştir. Fakat Navaz Şerif yavaş yavaş Amerika’dan uzaklaşmış ve en son bütün irtibatları kopma noktasına getirmiştir. Pervez ve Navaz isimleri yanyana gelmişken şu çarpıcı notu da söyleyeyim; İkisi de (ve hatta Navaz Şerif’in kardeşi Şahbaz Şerif de) iyi Türkçe konuşan Türkiye aşığıdırlar. Bu coğrafyayı birleştiren tek şey galiba Türkiye sevgisidir. Ben başka birşeye rastlamadım.

Konuyu şimdilik burada bırakıp bir sonraki yazı da İmran Khan’a gelelim. Biliyorum uzattığımı düşünüp kozacaksınız ama durumu kavramak için böyle olması gerekiyordu.

Selam ve muhabbetlerimle.