20 Nisan 2017 10:25 | Son Güncelleme: 20 Nisan 2017 10:48

Türk halkının egemenlik mücadelesi

Türk devleti hiçbir zaman bir yabancı gücün doğrudan kontrolü altına girmese de, halkın egemenliği yaklaşık 10 sene öncesine kadar sadece kağıt üstündeydi...

Türk halkının egemenlik mücadelesi

James T. Kloppenberg “Demokrasiye Doğru: Avrupa ve Amerikan Düşüncesinde Egemenlik Mücadelesi” başlıklı kitabının problematiğini şu sözlerle ortaya koyar: “Demokrasi tartışmalarının merkezinde halk egemenliği, özerklik ve eşitlik olmak üzere, tartışmaya açık üç ilke vardır. Diğer yandan birbiriyle bağlantılı fakat daha az görünür olup demokrasiye esas teşkil eden üç de kaziye vardır: müzakere, çoğulculuk ve mütekabiliyet. Bu kitap aynı zamanda Kuzey Amerika demokrasisinin hakkıyla takdir edilmemiş iki yönünü, ayrıca bu demokrasinin tekamülüne derinden etki etmiş dini kökenlerini ve ahlaki boyutlarını araştırmaktadır.”

Anayasa değişikliğinin yaklaşık 1,4 milyon oy farkıyla kabul edilmesiyle Türkiye'nin halk oylaması geride kaldı. Türkiye'deki siyasi olayları takip eden yabancı gözlemcilerin artık neticeleri sakince ve nesnel bir şekilde değerlendirmeleri ve 2019 seçimlerini gözlemeye başlamaları gerekiyor. Zira anayasa değişikliklerin çoğu o zaman gerçekleşecek.

1950 yılında seçimlerin demokratik bir nitelik kazanmasından beri Türkiye, aralıklarla gerçekleşen askeri müdahaleler ve istikrarsız koalisyon hükümetlerinden kurtulamadı. Cumhurbaşkanlığı sistemine geçişle birlikte, koalisyon hükümetlerinin getirdiği problemler de tarihe karışmış olacak. Yani önümüzdeki yıllarda gerçekleştirilmesi gereken temel siyasi görev, daha etkili, daha etkin, daha şeffaf ve demokratik yöntemlerle hesap sorulabilir devlet kurumları oluşturmaya yönelik reformlar olmalıdır.

Sistemde halk oylaması sayesinde ihdas edilecek değişikliklerin, aynı zamanda bu kurumların üstündeki ‘vatandaş merkezli demokratik kontrolü’ de güçlendirmesi gerekiyor. Ancak uluslararası basına yazan ya da akademik camiada yer alan birçok yabancı gözlemci belli ki bu hususu algılayamıyor. Bu sebeple, Türkiye'nin mevcut siyasi sürecini anlamak isteyen herkesin, Harvard Üniversitesi'nden Profesör James T. Kloppenberg'in Batı demokrasisinin entelektüel tarihini anlatan en son kitabını okuması gerektiğini düşünüyorum: Toward Democracy: The Struggle for Self-Rule in European and American Thought.

Kloppenberg yaptığı tahlilleri, demokratik siyasi süreçlerin temeli olarak gördüğü birkaç kavrama oturtuyor. Odak noktası Kuzey Atlantik demokrasileri olsa da yaptığı tahliller, Türk demokrasisinde yaşanan gelişmeler konusunda fazlasıyla geçerlilik arz ediyor. Birçok yabancı gözlemcinin Türk siyasetini anlamasının yolunu tıkayan en temel engel, Türk demokrasisinin yakın bir geçmişte tamamen teşekkül etmiş olduğu, sonra da -genelde 'İslamcıların' suçlandığı- geriye kaymanın başladığına dair, çok kişinin benimsediği ama yanlış olan kabuldür. Bu hatanın kurbanı olanların içine düştüğü bir sonraki varta, Türk demokrasisinin hâlâ kökleşme ve genişleme sürecinde olduğunu anlayamamaktır.

Kloppenberg İngiliz ve ABD demokratik siyasetlerinin etrafında şekillendiği ana tartışma noktaları olarak halkın egemenliği, özerklik ve eşitliği sayıyor. Kitabın giriş bölümünde bu kavramları özetliyor. Ona göre halkın egemenliği, bir toplumda yaşayan vatandaşların kendi işleriyle ilgili yetki kullanma hakkını içerdiği gibi, aynı zamanda temsil ve katılımla ilgili problemleri de ihtiva ediyor. Halkın siyasi kararların alınma süreçlerine doğrudan katılmasına hangi noktaya kadar müsaade edilmelidir ve temsiliyet kavramı ne derece makbuldür? Bu sorunun her iki tarafı da, minimalden aşırı uçlara uzanan tarihi bir yelpazede karşılık bulmuştur.

Kloppenberg'ün tarifiyle, özerklik “Ölçüp biçilmiş bir eylem sergileyebilecek derecede hem psikolojik hem ahlaki açıdan, hem de ekonomik ve sosyal olarak muktedir bir kişi gerektirmektedir; ayrıca fertlerin diğer fertler ve devlet tarafından kontrol edilmiyor olmasını icap ettirir. Özerklik ancak fertlerin toplum standartları ve gelenekleri çerçevesinde oluşturulmuş ve bilinçli seçilmiş hedefler temelinde davranış sergileyen varlıklar olarak anlaşıldığı durumda anlam kazanır”. Başka bir deyişle özerklik, ferdin hem şahsi hem de sosyal boyutları olacak şekilde siyasi kararlar alabilme kabiliyetidir.

Kloppenberg oradan, ferdin özerkliğine ilişkin belirgin çelişkiler ortaya koyduğu için kendisi de bizatihi problemli bir kavram olan eşitliğin tarifine geçiyor. Yazara göre, demokrasiye temel teşkil eden bu ana kavramların her üçünün de birlikte var olabilme sebebi, toplumun karşı karşıya olduğu meselelere çözümler bulmaya çalıştığı esnada bu kavramların birbirleriyle diyalog halinde işlev görmesidir. Bu yaklaşım "farklı değerlerin dikkatlice tartılmasını" ve demokrasinin "sadece bir dizi siyasi kurum olarak değil, bir yaşam tarzı olarak görülmesini" içerir. Fakat bu noktada Kloppenberg bir uyarı yapıyor: Hedefler ve uzlaşmalar üzerinden yapılan tartışmalar, demokratik süreçlerin "kaçınılmaz" bir sonucudur.

Türkiye örneğine dönecek olursak: Türk devleti hiçbir zaman bir yabancı gücün doğrudan kontrolü altına girmese de, halkın egemenliği yaklaşık 10 sene öncesine kadar sadece kağıt üstündeydi. Hakikatte Türk vatandaşlarının kendi devletlerinin üstünde tam kontrolü bulunmuyordu. Bunun sebebi ise seçimlerin Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk 25 senesinde demokratik olmayışıydı. Seçimler 1950'de demokratik mahiyet kazandıktan sonra da, askeri-siyasi elitlerin devlet kurumları üstündeki kontrolü her ne zaman tehlikeye düştüyse ordu devreye girmiş ve elitlerin tahakkümünü yeniden kurmuştur. Bu durum Ak Parti hükümetinin ilk yıllarına kadar bu şekilde sürmüştür.

Kloppenberg'ün ifade ettiği diğer asli kavramlar olan özerklik ve eşitliğin gelişim süreçleri de, Türk siyasetinde halk egemenliği bulunmaması yüzünden güdük kalmıştır. Türk devletinin kontrolünü 1920'lerden 1950'ye kadar elinde tutanlar, Türk vatandaşlarının oluşturduğu büyük halk kütlesini eşit olarak görmemiş, bu da Türk halkının kendi özerkliğini geliştirme kabiliyetine ket vurmuştur. Türk halkı ancak 1950'den sonra yavaş yavaş kendi özerkliğini inşa etme, böylece de orduyu, devlet bürokrasisini ve entelektüel sınıfları kendilerini eşit görmeye mecbur bırakma sürecini başlatabilmiştir. Bu uzun ve zor bir süreç olagelmiştir.

Kendi siyasi sistemlerinin üstünde giderek daha fazla kontrol sahibi olmanın yanı sıra, Türk halkı bu sistemi yönlendiren fikir ve değerlerin üstünde de daha büyük bir tasarruf sahibi olmuştur. Kloppenberg tartıştığı demokrasilerin özellikle "dini kökenlerine" ve "ahlaki boyutlarına" işaret ediyor. Özerklikle ilgili yukarıda yaptığım uzun alıntıda, bir ferdin karar alma sürecinde hayati önemi olan "toplum standartları ve gelenekleri"ne de atıfta bulunuyor. Peki, Türk halkı şimdiye kadar kendi "standart ve geleneklerine" müracaat edebilmiş midir acaba?

Türkiye örneğinde, yabancı olmakla kalmayan, aynı zamanda Türk kültürüne taban tabana zıt fikirlere dayalı modernleşmeci bir siyasi vizyon, Tanzimat olarak bilinen reform devresinde, yani 19.yüzyılın ortalarından itibaren Türk toplumuna dayatılmıştır. Osmanlıyı modernleştirmek için yapılan ilk teşebbüsler, hiçbir determinist entelektüel bakış açısını benimsemeyen devlet bürokratları eliyle gerçekleştirilmişti.

Fakat 1908'den sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) etkili olmaya başlamış ve Osmanlı kurumlarını doğrudan kontrolü altına almıştır. Mustafa Kemal'in de üyesi olduğu İTC Komtçu pozitivizm, radikal materyalizm ve Gustave Le Bon'un antidemokratik kitle psikolojisi gibi Avrupalı fikirlere teveccüh etmiştir. İTC Türk vatandaşlarının büyük bir çoğunluğu tarafından benimsenen "değerleri ve standartları" siyasi kararlar için makbul bir yönlendirici olarak görmüyordu. Geleneksel Türk kültürünü bastırmaya yönelik devlet destekli gayretler 1920 ve 1930'larda aşırı uçlara varmış, belli Batılı giyinme tarzlarını dayatma, ezanın Türkçe tercümesini okutma, geleneksel Türk müziği türleri yerine Batı müziğinin benimsenmesini teşvik etme gibi nice müdahalelere kalkışılmıştır.

1950'den bu yana, Avrupa ve Kuzey Amerika'da genellikle aşağılayıcı ve fakat yanlış bir tabir olarak "İslamcı" olarak yaftalanan Türk siyasi hareketleri, Türk halkının egemen siyasi sesi haline gelmiştir. 1950'lerin Demokrat Partisi (DP), 1960 ve 70'lerin Adalet Partisi (AP), 1980'lerin Anavatan Partisi (ANAP) ve şimdi de son 15 senedir Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AK Parti) kazandığı seçim başarıları, Türk halkının, kendi değerlerinin ve hedeflerinin bu hareketler kanalıyla ifade edildiğini düşünmesi sayesindedir. Din bu partilerin üstünde durduğu platformların bir yönüdür, ancak sadece bir yönüdür. Netice olarak bu partiler Türk "toplumu ve geleneklerinin" sesi olarak anlaşılmalıdır. Zira bu ikisinin ifade bulması, Kloppenberg'e göre başarılı bir demokrasinin en temel bir özelliğidir.

Türk vatandaşlarının çoğunluğu için gerçek demokrasi daha yeni yeni şekillenmeye başlamış bulunuyor. Bu halk, Kloppenberg'ün tartıştığı kavramları Türk demokrasisinin temel unsurları olarak ihdas edebilmek için on yıllarca mücadele etmiştir, ancak hâlâ başarılacak çok şey var. Dolayısıyla yabancı gözlemcilerin görevi, kültürel ve ideolojik at gözlüklerini bir kenara koyup Türk toplumunun gerçek siyasi tarihini öğrenmektir. Ancak o zaman neden Türk halkının çoğunluğunun ve sayıları hızla artmakta olan Kürt kökenli vatandaşlarının, AK Parti'ye veya Cumhurbaşkanı Erdoğan'a verilen veya geçen Pazar günkü halk oylamasında kullanılan bir oyu, Kloppenberg'ün halkın egemenliği, özerklik ve eşitlik kavramlarına verilmiş bir oy olarak gördüklerini anlayabileceklerdir.

[1999 yılından bu yana İstanbul'da yaşayan Adam McConnel, Sabancı Üniversitesi'nde Türk tarihi dersleri vermektedir. Tarih alanındaki yüksek lisans ve doktora derecelerini de aynı üniversiteden almıştır. 20. yüzyıl Türk tarihi, Türk-Amerikan ilişkileri ve 19.,20. yüzyıl dünya tarihi özel olarak odaklandığı araştırma alanlarıdır]

Etiketler: egemenliktürkiyemilli iradehalk oylamasıdemokrasi